EDEBİYAT VE KAHVE

Gönül ne kahve ister ne kahvehane
Gönül sohbet ister kahve bahane

Anonim

Yahya Kemal, Ecole libre des sciences politiques’e yazılmıştı. Zaten bütün Quartier açık, hür ve dershaneleri serbest olan bir üniversiteye benzerdi. Bütün kahvehanelerde edebiyat ve sanat bahisleri, güya içkilerin yanında çerezler gibi, eksik olmazdı. Hemen bütün tiyatrolarda edebi piyesler oynanılır, hemen bütün gazeteler edebi başmakaleler basar, doğrudan doğruya edebiyat, tiyatro ve sanat gazeteleri çıkar, tanınmış birçok muharrir edebiyata dair konferanslar verirlerdi. Hemen her kahvehaneye meşhur bir muharrir, bir sanatkâr devam eder, hemen hepsinde muayyen bazı müşterilerin toplantıları birer akademi içtimasına benzerdi.

Abdülhak Şinasi Hisar, Paris’te Yahya Kemal

Mavi çini fırının üstünde süt kaynardı. Öte yanda bir parmak su içinde kahvaltım için bir kalıp çikolata erirdi. Annem, hasır koltuğuna kurulmuş, kendi eliyle kavurduğu, mis gibi kokan kahveyi çekerdi.

Colette, Claudine’in Evi

Hepsi bu işte: Ne zengin olup, çarkın işleyişi içine kendinizi kaptırmayı düşündünüz, ne de başka bir şey. Bütün düşlerinizin –gençlik yıllarının gösterişli düşleri de dahil– küçük bir mahalle ile kahve kokularının dışarıya taştığı bir kahveden başka bir şey olmadığını biliyorsunuz şimdi.

Demir Özlü, Gezintiler II

Çağdaş Yunanlılar’ın babaları sayılması gereken Türkler’in, bize miras bıraktıkları birçok iyi ve kötü şeylerin arasında kahve de yer alır; ünlü Türk Kahvesi. Hemen işaret edilmeli ki Yunanca’da kullanılan kafes [kahve], kafenes [kahvehane], kafecis [kahveci], tabis [tâbi], yedeki [yedek], briki [ibrik], flincani [fincan], delves [telve], kavurdistri [kavurucu], kaymaki [kaymak], cezves [cezve], theryaklis [tiryaki] vb. gibi sözcüklerin hemen hepsi Türk kökenlidir.

Elias Petropoulos, Yunanistan’da Türk Kahvesi

Sabah erken saatte uğramak gerekir Aux Deux Magots’ya: Kahve, croissant, bir kahve daha. Az ilerinizde, sizin daha afyonunuz patlamamışken, yaşlı bir Amerikalı kadın mektup yazıyor olacaktır. Fitzgerald’ı ya da Gertrude Stein’ı tanımış olabilir mi? Birden 1920’lerin furyası gelir insanın aklına: Hemingway’li, Djuna Barnes’lı, Joyce’lu yıllar. Oysa onlar daha çok “çay”ı çağrıştırır.

Enis Batur, Kediler Krallara Bakabilir

Burası şirin bir café’ydi: Sıcak, temiz ve sevimli; kuruması için eski sugeçirmezimi paltoluğa asıp yıpranmış ve yağmurdan bozulmuş keçe şapkamı peykenin üstündeki rafa koyduktan sonra bir café au lait [sütlü kahve] ısmarladım. Garson kahveyi getirdikten sonra paltonun cebinden defterle kalemi çıkararak yazmaya koyuldum.

Ernest Hemingway, Paris Bir Şenliktir

KAHVE (café). Zihni açar. – Yalnızca Le Havre’dan gelen kahve iyidir. – Önemli bir yemekte, ayakta içilmelidir. – Kahveyi şekersiz içmek pek fiyakalıdır; Doğu’da yaşamış olduğunuz havasını verir.

Gustave Flaubert, Yerleşik Düşünceler Sözlüğü

Şalvarlı, saltalı, fesleri yemenili, geniş alınlı, gür kaşlı, kalın enseli, uzun gümüş köstekli Türkler, geniş dizlerini yarı bükerek bu küçük iskemlelere taşarak oturmuşlar, nargileleri kurmuşlar, ellerindeki okkalı fincanları ağır ağır keyif çatarak höpürdetiyorlar.
Kolları sıvalı, önü peştemallı, kalıpsız fesli genç bir tâbi (kahveci çırağı) elindeki maşanın iki ucundan şıkır şıkır çıkardığı tempoya tebaan bir nevi terennüme benzeyen: “Ağalar geliyor”, nidasıyla geziniyor.

Hüseyin Rahmi Gürpınar, Hayattan Sayfalar

Kafelerin nesinden hoşlanıyorum? Kafeler öteki insanların benimle ilgilenmek zorunda kalmadan var oldukları, benim de onlarla ilgilenmek zorunda kalmadığım kişi-dışı yerlerdir…
Kapı açılır, hoş bir kadın mekânı boydan boya geçerek bir yere oturur: Onu gözlerimle izlerim ve sonra hiç çaba harcamadan boş sayfama geri dönerim; geçişi zihnimde bir dalgalanmaya yol açmıştır, o kadar.

Jean-Paul Sartre

Bir kafe terası düşünülebilecek herhangi bir açık hava tiyatrosundan daha eğlencelidir. Hepimizin özgür, ünlü, zengin ve seviliyor olduğumuza ya da hiç değilse dünyanın geri kalanıyla uyum içinde olduğumuza inanabileceğimiz o biçimsel sahneye ilk adımdır.

Léon-Paul Fargue, Zehirler

“Kahvenin tadı” diyebileceğiniz bir şey yoktur; bir kavram değildir o, somut bir nesnedir, bir kendinde şeydir. Herkesin kendi “kahve”si vardır, o kadar kişiseldir ki bu, ikram ettiği kahve çeşidine bakarak bir adam hakkında hüküm verebilirim, onun iç zarafetini hissedebilirim.

Mahmud Derviş

Sabah içilen sütlü kahvenin tadı, bir umut dalgası getirir bize: Eskiden erken saatlerin aydınlık kararsızlığından onca sık gülümseyen güzel havaların umudunu.

Marcel Proust

Niko rakı içer sandalı boyamazsa. Niko susar. Onun sessizliği bürümüş masaları. Onun yalnızlığıdır, kireç badanalı, yamrı yumru bu ak duvarlar. Semaverin hemen yanıbaşında durur Köstence’de bir dükkândan aldığı gemi. Bu resim Pire’nin, bu böcekler Batum’un, bu ağlar tonla balık akıttı karaya. Niko, eski yazlarda çığrışan martılar, zıpkından kurtulmuş kılıçlar, ahtapotlar ve en sıcak güneşlerle karmış harcını kahvesinin. Lipsoslar yine derindedir.

Oktay Rifat, Niko’nun Kahvesi

Akşamleyin hayvanlar gerekli ve mukadder muharebelerini durdururlar – Avcılar ve avlar SU İÇMEYE inerler. Ve bu hayati eylemin içlerine esinlediği dinle (aslan ceylanla yan yana, vs.) susuzluklarını giderince, bir mütareke yaparlar. Hayat (ki herhangi bir anda yaşayan hayvanların toplamıdır) Akşamın Kralı’nın etrafına toplanır, ve bir mütareke yaparlar – Karşılıklı görüş alışverişinde bulunurlar. İlk kafe böyle yaratılmıştır.

Paul Valéry, Defterler I

Güneşin batacağı saatler beni hep Tophane’deki rıhtımda, bir kahvehanenin önünde, açık havada otururken yakalar – gelen geçene bakmak, gecenin bastırışını izlemek doğulu bir gelenekti… Açık havada sıralanmış divanlar yavaş yavaş hiç ayrım gözetilmeden, her ırktan ve Doğunun değişik giysili insanlarıyla dolar. İşi başından aşkın görünen garsonlar küçük fincanlarda kahve, rakı, şeker ve deriden kapları içinde nargile ateşi taşırken oraya buraya koşuşturur dururlar; akşamın çok hoş aylak saatleri başlamaktadır, nargileler tutuşturulur ve altın sarısı sigaraların hoş kokulu dumanı havayı sarar.

Pierre Loti, İstanbul

Severim kıraathaneleri. Bir ihtiyar gözlüğünü takmıştır. Ötekisi elinden bir türlü gazeteyi bırakmayana içerlemektedir. İki yaşlı başlı adam, çocuklar gibi olmuş, domino oynamaktadır. Üç kişi hiç aklınıza bile gelmeyen bir siyasal düşüncededir. Bir küçücük, sizin dikkatinizi bile çekmeyen haberden neler de çıkarılır Yarabbi! Sonra birdenbire hiç ummadığın birinin karaborsayı nasıl ortadan kaldıracağını anlatışına dalarsınız. Düşünceleri önce size gülünç gelir. Sonra: Hani hiç de yanlış değil, dersiniz.

Sait Faik Abasıyanık, Kıraathaneler

İçilmez mi yemek üstüne şöyle bir kahve
Az şekerli çok kaynamış veya sade
Konuşulsun fiskos edilsin
Sürülsün bir yandan da havagazına cezve
Hayal vericidir gönül açıcıdır
Isınmış suda höpürdedikçe telve
Kalmaz bu fokurdamayla köpük kalmaz ama
Başka olur HACİVAT’a lezzet verir
Sonunda KAMERHANIM’ın eliyle uzatılan kahve

Salâh Birsel, Kahve

Meserret Kahvesi tüm İstanbul’un kahvesidir. Orada hiç değilse bir kez oturmamış edebiyatçı da gösterilemez. Nedir, kahve, edebiyatçılardan çok gazetecilerindir. Onlar çokluk gazetelere verecekleri haberleri, yazıları burada yazarlar.

Salâh Birsel, Kahveler Kitabı

Hak Taala başka vermiş lezzeti kahve sana
Ehl-i diller çok ederler rağbeti kahve sana

Sende birkaç madde vardır içene verir safa
Gam kasavet kalmaz asla kim içerse daima
Hazm-ı taam etmek için seni halketmiş Hüda
Eylerim ben can ü dilden izzeti kahve sana
İçerim ben terkedemem seni asla bir zaman
Olmasaydın çeker idim hasreti kahve sana

Müpteladır terk edemez seni her dem Şakiri
Aklı olan hiç eder mi uzleti kahve sana

Şakiri

Jöntürklerden Hoca Kadri Efendi, bütün gününü bu kahvehanede [La Closerie des Lilas] geçirmişti. Şair Yahya Kemal Beyatlı –öğrenciliği sırasında– bu kahvehaneye 9 yıl devam ettiğini söylerdi. Bu kahvehaneye devam eden kişiler arasında masalardaki plaketlere göre Lord Byron, Anatole France, André Gide ve Lenin bulunmaktaydı. Yahya Kemal, çarlık devrinin Lenin’ini bu kahvehanede tanımıştır.

Taha Toros, Kahvenin Öyküsü

İstanbul’un o çok yorucu sokaklarında uzun uzun gezindikten sonra, bu kahvehanelerde, iri siyah gözlü genç bir oğlanın tuttuğu köpüklü kahve dolu fincanı alıp içmek gerçek bir zevktir. Türklerin önce, Frenklerin sonra içtikleri bir bardak su da sunulur kahve ile beraber.

Théophile Gautier, İstanbul

Kahve “hemen” (sonraki günlerinde ağzından düşürmediği bir söz) “anında” getirilmeliydi. Olacakları bildiğim için, bütün hazırlıkların önceden yapılmış olmasına dikkat etmiştim: Kahve çekilmişti; su kaynıyordu; ve tam söz verildiği anda, uşağı ok gibi fırladı, kahveyi suya boşalttı. Böylece, geriye sadece, kahveye kaynayacak vakti bırakmak kalmıştı. Ama bu azıcık gecikme Kant’a dayanılmaz geliyordu… Eğer “Aziz profesör, kahve anında hazır olacak” denseydi, “Olacak,” derdi, “Ama pürüz şurda, sadece olacak: İnsan asla kutsanmış değildir, ama her zaman kutsanacaktır.” Başka biri şöyle bağırsaydı: “Kahve hemen geliyor,” “Evet,” diye terslerdi, “Önümüzdeki saat de geliyor.”

Thomas De Quincey, Immanuel Kant’ın Son Günleri